25 Ekim 2009 Pazar

Boş Zaman

Yaz başında karanlık kulede kaybettiğim bir saati, uykuda bularak geri kazandım. Kule bu denli kötü o halde, demeye getirmişti biri. Zor günler sorulunca duraksardım. Susmak, anlatmaya paydos etmek değildi. Bazen, tüm dünya bana sussun isterdim. Böyle zamanlarda en çok sebep göstermemeyi özlerdim. Zaten söylenmedi diye sebepsiz sayılacak bir şey olabilir miydi?Adı konulmayan duyguları, dile getirilmeyen düşünceleri kardeş bilip, evimde yatıya tutardım. Belki bunların hepsi o bir saatlik boşlukta gerçekleşirdi. Sonunda ya kule sahiden bu denli kötüydü ya da biz bu ve benzeri kuleleri fazla abartıyorduk.

21 Ekim 2009 Çarşamba

Zarflara Sakladığım Zamanı Akkor Gezegenlere Yolladım

Mektuplardan söz etmiştim. Açık mavi sayfalara ucuz mavi tükenmez bulaştırsan bile değerliler. Sonra, bir özlemin kokusunu kurutulmuş ve fazlaca parfümlü bitkilerle saklayamazsın. Kalem niye mavi yazıyor, sayfalar niye mavi, ya güller -doğada öyle bir canlı türü yok, zarf, insanlar bile mavi, mavi muammer. Uzatmalı bir korku, yalanı besliyor. Yoksa dört yanımı saran maviler, örneğin gözün arkasındaki loş odada (60lık Phillips ampulün eline bakar) ilgi mi biriktiriyor? Tarih sahnesine vakitsiz veda edenlerin arkada bıraktıkları, yakın mektuplarını. O acı, o burunda tüten, o derinlerdeki yasak, küllerinde kaybolacak; gelecekte bir başkasının güzel çocukluğu zedelenmekten, bir okumayış, bir görmeyiş, bihaber uykuyla uzak duracak. Bazen yarına olan uzaklık, dün değil evvelsi gün unuttuğun saklı sen'e yaklaştırıyor.


Kimileyin kıyamet bile kopar bu dertli diyarda. Burnuma is kokusu geliyor, gökte bulutlar yanmış. Rüzgâr, hep karşıdan esme, senden sebep pencereler uğulduyor. Tahta doğramalarımız yaralı kurt gibi inlerdi, bu penler yaşlı adam gibi homurdanıyor. Sol bileğimden alıştıklarıma kelepçeliyim, sağ elimde hayal gazıyla dolu balonlar. Çocuklara almayınız, maazallah patlar matlar. Evin içinde üç parıltı geziniyor, kulağıma fısıldadıklarıyla içime güven geliyor. Kelepçenin zincirini çekip lastik gibi kopartıyorum. Kapıya yürüyorum, ardına kadar açılıyor; oradan bakınca güçlükle adım atıyorum sanarsın, oysa her ayak vuruşumda yer yarılıyor. Dış dünya dümdüz, zaten öyle olmak zorunda, ancak bu düz gerçekliklerde apartman dairemden çıkıp gökyüzüne tırmanabiliyorum. Tırmanmak mı dedim? Neye gerek, benim parıltılarım var. Uçuyorum. Parlak bir yıldıza doğru, ağırlıksız bir araçla, olması gerektiği gibi ilerliyorum.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Denklemi Sağlayın

Saate bakıyorum. Onu gösteriyor. Parmağa değil işaret ettiği şeye bakacaksın akıllı! Dönüyorum, geç kaldım, artık orada yok. Zamanla yarışmak bu olsa gerek.

Apartmanların arasında kendiliğinden oluşmuş dar bir sokak. Sokakta avare dolaşan iki kişi. Kişilerin erkek çocukluğu; sesleri yuvarlak ve kararsız. Dışarda onların değer yargılarına göre şekillenmiş bir dünya. Köşeli dünya, akıllı bir yargıç Galile'ye engizisyonun ellerinde Stockholm sendromu yaşatabilir. Sonra her yer grileşir. Köpeklerde de renk körlüğü ergenlikten sonra mı başlıyor?

Bay X filmlerde figüranlık yapmaktadır. Bir gün rol icabı jönden dayak yerken dayanamayıp tokatla karşılık verir. Bu inisiyatifi ona güven ve cesaret aşılar. Sonradan auteur kıvamında yönetmenlik yapmaya başlar. Kardeşi ve en yakın arkadaşı Bay Y ise kendi hayatını auteur gibi yönetmekte ve baş rol oynamaktadır. Baştan sona doğru yaşar ve Bay X'inki gibi bir dönüm noktasıyla hiç karşılaşmaz. Jön ise işinde temiz duygularla hareket etmesinin karşılığını fiziksel şiddetle almaktan dolayı çok üzgündür. Fakat bu olayı Bay X gibi dramatik bir hale getirmek yerine, evine, ailesine dönüp zihnini arındırmayı tercih eder. Bay Y'nin aksine o, başrolde de olsa kendi hayatını oynayarak geçirmeyi reddetmektedir.

Belki saate bakan kişi Jön'dü, sokaktaki çocuklar ise XY, bunu zaten söylemiştik. Yoksa orada olmayan kişi Bay Y miydi? Çünkü hikayenin anlatılmayan kısmında Bay X bir kaza geçiriyor ve bakıma muhtaç hale geliyor, burası biraz trajik. Jön'ün o dar sokakta oturduğunu düşünmek safdillik olur herhalde, ama o çocukları izleyen kişi Jön'ün gençliği olabilir mi? Jön'ün gençliğine zaten çocukluk denmez mi? Şimdi 500 liralık soru (Neden 500 lira? Demek ki belirli bir baremi işaret ediyor ama çok da kritik değil, yani bir 500 bin değil.): Bu satırları okuyan sen, Bay X mi, Bay Y mi yoksa Jön müsün? 100 liralık cevap (Çünkü kolay verilebilecek bir cevap ama o cevabı verebilmek için önceden hızlıca bir düşünmüş olmak gerekiyor.): Hiç kimse geceyarısı karalanmış bir takım ucuz kategorilere girmek zorunda değildir. Bir sınıfa, bir kümeye, bir şeye ait olmak zorunda değildir. Ve şunu eklemeliyim ki, dünya döndüğü için aslında gelmiş geçmiş bütün kategoriler de gecenin bir yarısı karalanagelmiştir.

Beyaz bir boşluktan sonra gelen yeni bir cümlenin verdiği hissiyat, ikinci harfi "m".

8 Ekim 2009 Perşembe

Uzak Ufuklar

Gazetenin verdiği bir kara yolları haritasında on dört santim ilerdeler. Mavi gökyüzünün ötesinde, lacivert uzayda aydınlık senelerle ölçülen mesafelerdeler. Bir romanda fersah fersah, bir filmde parsek parsek ötede; bir idealde daha ırak, fakat bırakılmayacak kadar sıkı sarılmış; hafıza yollarına yapılacak yolculuk ne kadar kısa, oysa o anılar hepsinden uzaktalar. Bir zamanlar gereğinden çok ortadaydılar, şimdi neredeler? Gecelerimi alan silüetler, şimdi bir telefondan bir hayli dışarda, bir mektup için fazlaca kayıp, teknolojiyse içimi üşütüyor, aslında bir kulak çınlamasında yaşamaktalar. Sabah altı, sokak lambaları sönüyor, özlemler karanlığı bile uzatıyor. Bir binanın üst katından büyüteçle yolu izlemeye çalışan çocuk, yanılma, insanın gözünde büyüyen dünya ancak yaşamaya karar verince küçülüyor.

Geçirdiğin hayat mı, yoksa geriye bakıp yaptığın muhasebe mi daha uzun sürüyor? Bir yerlerde, farklı seviyelerde meraktalar. Şu garip merdivenin basamakları bir değil, iki ayağım bile birbirine eş değil, belki bu yüzden dura dura çıkmaktalar. Ufka odaklanan gözlerim, azıcık yerküreye bakın, delik deşik kaldırımlar. Eskittiğim yollara sorulsun, komşunuz denizi nasıl bilirdiniz, uzatmadan söyleyiniz. Çocukken asyayı, avrupayı gönyeyle ölçebilmek gibisi yoktur. Alıcılarınızla oynamayın, algınızı gayet net seçebiliyorum. Bu denli uzun konuşanlar, lafı dolandırmamayı nasıl beceriyorlar? Galiba asıl cevaplar, doğru sorularda saklılar.

- Nerelisiniz?
- Görece.
- İçinden mi?
- Bazen... Bazen.

7 Ekim 2009 Çarşamba